Teslim Taşı


 


Teslim taşı… Alevi dergahlarında, dervişlerin ve belirli bir yol katedenlerin boyunlarına taktıkları sembolik, ancak anlamı derin kolyeye verilen isim… Oyun içinde oyun… Masal içinde masal… Hayallerin ve masalların asla gerçek olmadığını söyledikleri ve masalları perdeledikleri bir dünya… Sen görme, göreme diye seni oyalayıp, durdurdukları kafesler (para, ilişki, sağlık, yargı, sana yüklenen ama sana ait olmayan inanç sistemleri…)… Kafes üretimi her gün üretilip, çoğaltılıyor… Biz bir kafesten ötekine hapsolurken, gerçeği arayan, aslında bilen yanımız kuş tüyü gibi gıdıklıyor kalplerimizi… Tam aradığımız yolda kapılar açılırken, bizi sığdırdıkları kutucuklardan gerçeği hissederken yeni kafesler çıkıyor meydana… Bize öyle şeyler öğrettiler ki… Kutuyu bırakırken bile kutudan anlamaya çalışıyoruz bu yeni alanları, kapıları… Kıyas, mantık, doğrular, yanlışlar, korkular,… devreye giriyor. Çünkü gerçek; bildiğimizi sandığımız, öğrendiğimiz bilgilerin geldiği ve oluştuğu yerin çok dışında, yani zihnin algısının ve öğrendiklerinin çok ötesinde… Zihnin orayla ilgili bir kanıtı yok. Kıyaslayabileceği her hangi bir deneyimi yok. Böylece gerçekte bildiğimiz şeyleri hatırlamak için yola çıktığımızda karşımıza çıkan hisler, duygular, mucizevi enerjileri zihnimizle algılamaya ve kanıtlamaya ve gerçekliğini sorgulamaya başladığımızda bize öğretilen perdeleme devreye giriyor. Yine hayal kırıklığıyla kutucuklarımıza geri dönüyoruz. İşte tam burada algılamamız gereken şey, mantık dışı, tanım dışı, madde dışı olan gerçeği hissedişimize teslim olmak. Teslim oldukça, yani neden, sebep, mantık aramadan o hafiflikten gelen bilgiye inandıkça gerçek önümüze serilmeye başlıyor. Madde dünyası, manevi dünya… Bilim adamları, maddenin %99.99’unun alan olduğunu, ancak moleküllerinin diziliminin muhteşemliği sayesinde bizim, onu katı olarak görmemizi sağladığını söylüyor. Yani görünen, yani maddenin gördüğümüz katı hali gerçekte %0,01. Şimdi fark et… Görünenin ötesindeki görünmeyeni ama hep orada oluşunu… Şimdi fark et… Kendini tanımladığın tüm sıfat, etiket, tanım ve aynı zamanda gördüğün herşey için de geçerli, gerçek değil… Bizim potansiyelimiz, gerçeğimiz bu. Her seferinde arayışa geçişimiz ama bir türlü bulamadığımızı sanmamız, o görünen minik ve geçersiz şeylere inanmamız, inandırılmamız ve kanıt arayışımızdan… Kanıt, senin hislerin… Hislerinin hafifliğini takip ettiğinde, mantık aramadan, zihni devreye sokmadan, gerçekliğini çok daha fazla hissedeceksin… Aradığın gerçek orada gizli… Ancak; başta zihnin bilmediği bu tanımsız alan rahatsız edici gözükebilir. Burada geri dönme! Zaten geri dönecek kadar muhteşem olsaydı her şey burayı arıyor olmazdın… Devam et… Hafifliğin büyüsüne, gerçeğin büyüsüne giriş yapmadan ve algılamadan pes etme… Çünkü devamını fark ettiğinde, hatırladığında durdurmayacaksın kendini bir daha…

Duygu Şen Aytaç